http://www.hicrandergisi.com/Version6/index.php?option=com_content&task=view&id=285&Itemid=192 http://www.hicrandergisi.com/Version6/index.php?option=com_content&task=view&id=285&Itemid=192 Orucu biz tuttuk, bayramı onlar yaptı. Adını “şeker bayramı” koymadılar mı? Biz öldük, onlar kurtuldu, adını “kurtuluş savaşı” koymadılar mı? Bir kurban kestik, onlar bayram tatilinde günahlarına günah kattı, yine de kurbanımızın derisini gasbetmediler mi? Eskiden kurbana karşı topyekun savaş açarlardı. Hem savaş açarlar hem de kurbanımıza, onun derisine göz dikerlerdi. Şimdi başaramayacaklarını anladılar. Gazeteleri kurban CD’si dağıtıyor, içkili süpermarketleri kurban pazarlıyor. Ve “24 yılda ne değişti?” sorusu işte bu noktada gündeme geliyor. Yaşar Kaplan’a ait şu manzum öykü okuduğum günden beri unutmamışım. Aylık Dergi’nin eski sayılarını açıp buldum. Yayınlandığı sayının tarihi Ekim 1980 (Yıl 2, sayı 23). Bu ülkede yaşanan resmi yobazlığın traji-komik öyküsü bu. Bayram şekeri niyetine size sunuyorum bu eskimeyen öyküyü. Bakalım sizin de hafızanızda yer edecek mi? “ondan sonra bayram geldi otobüs geldi amca bana şeker verdi gülücük verdi öpücük vermedi babam öptürtmedi amca beni sevdi ‘bayram’ dedi işte bildim bayram geldi otobüste geldi babam ‘bak bu amca’ dedi amca ‘bayram’ dedi ‘aferin’ dedi ‘Allah’ dedi otobüs salladı firen yaptı otobüs taksiye çarpayazdı babam beni amcaya vermedi babam kulağıma eğildi ‘pis amca’ dedi babam yüzünü buruşturdu ‘yobaz’ dedi amca bana şeker verdi cici amca / güzel amca amca bana para verecekti kocaman verecekti babam verdirtmedi / aldırtmadı amca bana gülücük verdi amca beni sevdi babam amcaya sinirlendi amca bana şeker verdi gülücük verdi ‘Allah’ dedi baba okuyup ben Allah olarım (haşa) hem de amca olarım ne olur baba olarım yaşa bayramca yaşa gülücük verdi / şeker verdi kocaman verecekti güzel amca / sakallı amca / cici amca ondan sonra bayram gelsin ondan sonra büyürüm olarım ne olur baba / ne olur olarım” Dünyanın tüm çocukları Müslüman, tüm çocukları din kardeşimiz. Cebimizdeki şekerleri dağıttığımız kadar bayramımız mübarek olur. Haydi, hiçbir Firavun’un sarayı Musa’sız kalmasın. Bayramızın mübarek, gönlünüz, gözünüz ve özünüz, yüzünüz gibi açık ve aydın olsun. mustafa islamoğlu (ramazan yazıları) Bir bayram düşlerim: Ümmetçe başımız dik yaşadığımız. Sevincimizin kursağımıza düğümlenmediği. Yediğimiz lokmaların boğazımızda kalmadığı… Bir bayram düşlerim: Ümmetin anası kaçırılan, babası öldürülen, ocağı kundaklanan, çocuklarının her biri bir izbeye sığınan, harim-i ismetine namahrem eli değen bir viran haneye dönmüş topraklarında, çocuklarının öksüz, yetim ve boynu bükük girmediği… Bir bayram düşlerim: İslam ümmetinin mazlum çocuklarının zamanın ırmağında akan bir süprüntü gibi değil, zaman ırmağının yatağını belirleyen, kıyılarını gürül gürül akan sularıyla döverek verimli kılan bir nehre benzediği bir bayram. Nesne değil özne olduğu, onun yaptıklarına düşmanlarının hayalinin yetişemediği, kendisini öldürmek için gelenlerin kendisinde dirileceği kadar temsil kabiliyetine sahip olduğu bir bayram. Bir bayram düşlerim: Yaralı ve bin bir pareli coğrafyamızın her yanından gürül gürül kanın gitmediği. Çocuklarının âh u enininin arşı titretmediği. Viran olmuş hanelerinde baykuşların ötmediği. Topraklarını ahlaksızların, soysuzların, sütsüzlerin, düzenbazların, madrabazların, hilebazların, mülhitlerin, müfritlerin, ifritlerin, çıfıtların, hainlerin ve zalimlerin yönetmediği bir bayram. Aksine, dinde kardeşleri olmasa da insanlıkta eşleri olan dünyanın farklı dinlerine, kavimlerine mensup mazlum, mağdur ve muhtaçlarının yarasını sarmak, yüreğini onarmak, onlara müşfik bir ana eli olmak için tüm imkan ve gücünü seferber ettiği bir bayram. İmanından kaynaklanan şefkat ve merhametinin Afrika kıtasının açlarından, Güney Amerika'nın sokak çocuklarına, Harlem'in esrarkeşlerinden Manila'nın şehvet tuzağındaki kız çocuklarına dek; her bir mazlum, mağdur ve mahruma ulaştığı bir bayram. Bir bayram düşlerim: Bir öndere sahip olan, önderi kendisine ana olan, kendisi ise insanlığın diğer toplumlarına ana gibi olan bir ümmetle girdiğimiz bir bayram. Bir ümmet düşlerim: Bir organına, hatta bir hücresine yönelmiş bir tehdidi tüm varlığına yönelik bir tehdit gibi algılayacak kadar kendinde ve canlı. Ayağına diken batsa onun acısını her tarafından duyabilecek kadar bilinçli. Kendi varlığına yönelik bir tehdide anında tepki verecek kadar hassas bir sinir sistemine sahip. Bedeni oluşturan her bir hücrenin kendi yerine razı olup, rolünü en iyi oynamak için irade sergilediği, fertleri silik, düz, sıradan, bir makinenin dişlisi olmaya teşne, edilgen ve mekanik bir 'birey' değil, farklı. Fakat farklılığı bir orkestrayı oluşturan enstrümanların farklılığı gibi zenginliğe dönüştüren, sıradan ve düz bir tip olmaya razı olmayan, kendi kendini gerçekleştirmek için yüreğinin çeperlerine tutunarak kapasitesinin sınırlarına çıkma savaşı veren, kendisiyle, Rabbiyle, çevresiyle, toplumla ve doğayla barışık, bilişik, tanışık şahsiyetlerden oluşan bir ümmet. Bir şahsiyet düşlerim: Sorunun bir parçası değil, çözümün bir parçası olan. Yük olmayıp yük alan. Kendini yad ve yabancı ellerde aramayıp kendini kendinde arayan ve kendini kendinde bulan. Hamken yanan, pişen ve olan. Olmanın sırrına erdiği için hamların elinden tutup, onların da olması için onların yerine yanmaktan çekinmeyen. Düşünce, duygu ve aksiyon dengesini varlığında gerçekleştirerek, 'muvahhid şahsiyet' olma kıvamına eren. Yalnızca kafa gözüyle değil, yürek gözüyle de bakıp, onunla gören. Kendini yalnız sözle değil yüzle, gözle, özle ifade edebilecek liyakate eren, vuracağı ve duracağı yeri iyi bilen, Allah'a karşı esas duruşunu ayağının altındaki topraklar kayarken dahi bozmayan bir şahsiyet. Bir şahsiyet düşlerim: Kendi kafasıyla düşünüp, kendi yüreğiyle duyan. Kesrette vahdet bulan. Ne dostları karşısında kapris yapan, ne düşmanları karşısında aşağılık kompleksine kapılan. Ayaklarının birini hakikatin merkezinde sabit tutarak, diğer ayağıyla tüm dünyayı, hatta tüm evreni dolaşan ve yitik hikmetleri, hakikatleri, cevheri arayıp kendine çeken bir mıknatıs gibi arayıp kendine çeken, "bizden adam olmaz" bedbinliğini alıp "çıkarsa bizden adam çıkar" bencilliğine vuran, bu iki sakat ucu da bir fiskeyle atık düşünceler çukuruna yuvarlayıp, adil ve mutedil olmayı bir hayat düsturu bilen bir şahsiyet. Ve bir bayram düşlerim; hesap gününün sonunda "Ey (sadece Allah ve cennetle) tatmine ulaşan insan; gir kullarımın arasına (çünkü cennetin yolu kulların arasından geçiyor) ve gir cennetime!" muştusunun verildiği bir bayram. İşte o bayramın provasıdır bu bayramlar. O mutlak bayramlardan bir efilti taşıdığı oranda anlamlıdır bu bayramlar. Onun içindir ki, "bayram" anlamına gelen "ıyd" sözcüğüyle "ahiret" anlamına gelen "me'ad" sözcüğü aynı köke aittir. Bayramınız mübarek olsun, bayramınız bayram olsun! Ömrünüz Ramazan, akıbetiniz bayram olsun! hiç söylenmemiş sözler söylemeliyim el değmemiş,duru sözler sevdiğim için sevdiğim! şehir giysilerini kıskanır ve bu yüzden bürünür geceyi güneş gözlerinden beslenir ve saçlarını kollar görmek için. sensizken şehrim, boş meydanlarında yürüdüm kalın puntolarla iri laflar ettim öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine. sevdiğim! Vera.. hangi çocuğu okşadın, ellerinle gülden kokular.. dilinde aşk nameleri, söylesene Vera hangi çocuğun adını andın. sahi Vera en son ne zaman görmüştük Sena'yı? hatırlasana deli kız sana emanet etmişti o bombaları sevdiğim bak umut kan pıhtısı rengine döndü ki sen Vera,Filistin'den geçerken sakın eteklerini toplama biraz kan bulaşmış halde çık karşıma ve sakın unutma o ilk çocuğumuzdur asırlardır dillerde olan Leyla'dır, Meryem'in suskunluğunda can bulan gözleri vardı Züleyha'nın henüz düşmeden kirli kelimeler diyarına bilir misin Vera bu kaçıncı çocuk? bu kaçıncı kertik yüreğe atılan? eskisi gibi değil..artık daha da sancılı sevdiğim özgürlük meydanları budalalardan geçilmiyorsa bil ki bu şehirde çocuklar ölüyor asırlardan uzak ellerini Vera.. ellerini bulur ellerim bir Grozni kuşatmasında dağları görüyor musun Vera? her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar Berat'ım,Emin'im,Murat'ım hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında hani beraber açmıştık orucumuzu kimi Marmara'da kimi Yıldız'da koş Vera koş ülkemin sürgün yerlerine koş ağlama deli kız ben ağlarım seni böyle görmemeli her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız ve annelere de söyle ağlamasınlar ve sakın onlara ölüler demesinler söylesene Vera çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir? öfkemiz taş doğursun Vera taş! yüreğimizi söksün yerinden bak her tarafta sapanlı ebabiller Ebrehe'nin tankları kan kusturur şimdi Firavunu boğan Kızıldeniz'i ağlama duvarının dibinde görürüm ki asa değil Musa'nın elindeki çağın sökülmüş kalbidir bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı Vera kendimizi odalarımızda bulduk postallı korkularımızla söylesene sevdiğim hangi rengini çaldılar gökyüzünden bak zulüm Çin Seddi'ni aştı sevdiğim içimizdeki Musalardan ne haber vardır? İbrahimlerden,Yusuflardan yoksa Musa'yı Kızıldeniz'de yalnız mı bıraktık? ellerimizle mi verdik İbrahim'i Nemrutlara şimdi hangi kuyudan gelmede Yusuf'un sesi? ki unutma Vera Filistin'de yeni doğan çocuklar ilkin annelerinin göğsüne sonra da yerdeki taşlara uzanırlar neredesin eyy İsmail'in boğazındaki merhamet? içimizdeki bu sızıyı kaldır ya ebabilleri gönder ya bizi de oraya aldır ve her taraftan bana yönelir seni arayan sesim Vera benim..Vera benim.. NUMAN YALDIZLI Farkında” olmalı insan… Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı. Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen… Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli. Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli. Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli. Henüz bebekken “Dünya benim! ”dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların “her şeyi bırakıp gidiyorum işte! ” dercesine apaçık kaldığını fark etmeli. Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli. Baskın yeteneğini fark etmeli sonra. Azraillin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan ve ölmeden evvel ölebilmeli.? Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli. Eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı. Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli. Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli. Eşine “seni çok seviyorum! ” demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli. Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli. Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli. Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını 60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail’e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli. 63 yıllık ömründe hiç karnı doymayan bir peygamber’in ümmeti olarak aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli. -hiç- "Takıldığınız soruyu lütfen geçin ve müsaade edin biz takalım. Üç yanlış bir başörtüyü götürmez. Başörtülü bir kız bisiklete binebilir, piyano çalabilir, kiraz toplayabilir, iyi derecede İngilizce bilebilir, topa vurabilir, laiklik konusunda çok güzel bir kompozisyon yazıp ağzınızı beyninizin mağarasına kadar açık bırakabilir, felsefe yapabilir, uçurtma uçurabilir, sizden ilginç kareler bulup aklınız kadar kısa film çekebilir, yıldızlara bakıp yarın havanın çok güzel olacağını düşünebilir, tesbih de çeker fotoğraf ta çeker... Hiçbir başörtülü kız, sizin başörtüsüyle gündemi sıktığınız kadar başörtüsünü sıkmaz! Dolayısıyla "sıkma baş" sizinkisi oluyor..." Bunlar Marmara FM'in fırtına kızı Esra Elönü tarafından kaleme alınmış, insanı abandone eden manifestolardan sadece kısa birer örnek... Esra'yı radyoculuğundan önce "Feride" tiplemesiyle yazdığı köşe yazılarından, şiirlerinden ve harika sürreal öykülerinden tanıyoruz. Onunla yapacağınız on dakikalık bir sohbet, dünya etrafında on defa spin atmaya bedel baş döndürücülükte... Yakalayana aşk olsun! Muhatabına yirmidört saat açık her daim nöbetçi zeka testi uygulayıcısı gibi öyle bir salvo atar ki, tut tutabilirsen! Hiciv, romantizm, zehir zemberek bir isyan, feci derecede çocuk, bir fotoğraf makinası lensi kadar acımasız objektif, köpekbalığı kadar iyi koklayıcı, inci tanesi kadar sır küpü... Öyle latif bir cümle kurar ki adamı Kırıkkale Tabancısı gibi on ikisinden mıhlayıverir. Uzakdoğu döğüş sanatlarıyla ebruzenliği bir arada nasıl götürdüğünü ben de anlamış değilim. Muhammed Ali Clay için söylenen tezatlar harmonisini hatırlıyorum onu dinlerken: "kelebek gibi uçar, arı gibi sokar"... Esra, yeni kuşak edebiyatçıların erken habercilerinden... "Çekirdek Lokantası" adını verdiği kitabı mesela, Çekirdek Kız, Bayan Kabarık, Garip Adam Bay Sin, Dımlım, Tuzat, Bay Şın gibi hayali kahramanlarla çizilen harika bir macera öyküsü. Maceranın ardı da önü de Esra için aslında yapayalnız bir çocukluğun masalından türüyor... Esra'yı herkes zorzoraki destelenmiş bir yaramazlık bohçası gibi tarif etse de, ben onun zeka terletici o isyanında içe gömük derin bir hüzün okuyorum... O, "babasıyla aynı yaşta bir kız çocuğu" gibi geliyor bana. Bunca ayrımcılık, bunca dışlanma, bunca horgörünün içinden elinden mürekkep damlayarak çıkan sürmeli kız, "kız uykusunu" hepimize uykusuzluk olarak aktaran atar damarlar kadar uykusuz ve asabı bozuk bir yelkovan gibi, ayağındaki çağdışı takunyalardan hiç de yüksünmeden ve hatta parlatarak onları, hiç bir saniyeyi de atlamamaya yemin etmiş! Afferim kızım sana! Kapitalistlerin mezarlığa çevirdiği dünyada korkusunu yenmek için başladığı şarkıyı, arkadaşımız olan tüm fakir garsonların tepsilerinde servis ediyorsun hepimize. Afferim kızım sana! Sırt çantasına sığmayacak koca bir harita taşırsın sen dilinde, Kudüs'ten Yağmur Ormanlarına, Afrika'dan Güney Amerika'ya kadar tüm yeryüzü yer bulabilir dizelerinde... Ve babasının sesiyle konuşur bazen kafasına başörtüsünden başka hiç bir şeyi takmayan Esra: " Gidiyoruz! Bana Bir dünya haritası getir evlat! Kırılacak yağmurları yerleştirelim kolilere. Bağcıklarına basıp ta düşeceksin kemikleri çatı olmuş Afrikanın üzerine.. Amerika: Yeni defnedilmiş bir çocuğun büyük harfle yazılan gözünü Babasından ayıran kesme biçme işaretidir desem sana. Sana bu haritanın kesme işareti Amerika'dır desem... Akşam eve gidip çalışır mısın bu ülkeyi? İklimi umurunda olur mu evlat! Sen telaşla parmak kaldırabilir misin Yaşamak için parmak kaldıran çocukların sesi, yere vurdukça." Esra, modern hayatın itinayla dışladığı çocuklardan sesler taşır görmez gözlerimize, işitmez yüreklerimize... İpince bir sabırla örer kozasını radyodan evlerimize giren sesiyle. O kozada; tarla işçisi kızlarla, biçki dikiş kurslarına giden kızlar, roma hukuku vizesinden az önce çıkmış kızlarla, ikna odasından az evvel çıkmış gözü yaşlı kızlar, yan yana yatabilir, tüm sınav kağıtlarını buruşturup kayık yapabilir, uçak yapabilir, hatta aynı masada kahve içebilir, aynı burçtan çıkıp, aynı otobüsü kaçırabilir, bazıları pankart taşır bazılarıysa aynı pankartı güneş siperliği olarak kullanabilir... Esra'nın sürreal edebi ritmi, gotik alaycılığı ve keskin dili, sadece sanatsal açıdan değil, geleceğe dair ciddi bir merkez eleştirisi yapacak anlam dilini de mayalıyor. Şimdi bayım; bu kıza dikkat diyorum, bu kıza dikkat!  
 
 
 
 
 
 --sen yoksan kimse yoktur...ben yokum, kimse de yok. -tek çiçekle bahar olmaz -bir çocuğumuz olursa adı deniz olmalı. -kendine sakla yaralarını, kimse bilmesin -Allah'ım yağdırmadan gazabını, tut ellerimi. bir düşüm var çünkü... yoksa önce düşümü, sonra kendimi kaybederim. -bir kadın ana olduktan sonra, mantıklı/akıllı düşünemez, sadece kalbi ile düşünür. --beni böyle sev, seveceksen. -kimseye etmem şikayet, ben yanarım halime. --insan bir mültecidir, kalbinden başka sığınacak yeri yoktur.(ş.ferah) 
 
 anna vissi-eleni -eleana papaioannou-tesseris kai misi -Nasiba Abdulloeva-Man Nainavozam -müslüm gürses-bir bilebilsen -Fairouz - Sa'altak Habibi -Asala - Ana Mosh Sa3b -mehmet atlı-carek were -intizar-gece nemi -uyan ey gözlerim -leman sam-allah kolaylık versin -aylin livaneli-çakmak çakmak -bu şehir senden yana -aylin aslım-bir çocuk sevdim -nilüfer-kavak yelleri -şahsenem-yüreğim meskendir aşka 
 Örtünmek, önce hakarete uğrama sebebidir.
Örtünmek, okuldan uzaklaştırma sebebidir.
Örtünmek, işinden ve aşından edilme sebebidir.
Örtünmek, kitlelerin baskı altına alınma sebebidir.
Örtünmek, partilerin kapatılma sebebidir.
Örtünmek, hükümetlerin yıkılma sebebidir.
Ve örtünmek, bundan böyle savaş sebebi olacak gibi.
Gerek yazılarımda gerek konuşmalarımda, "mükemmelce bir örtünmenin, günümüz dünyasının Allah Teâlâ ile irtibatı anlamına geleceğini, özellikle bu coğrafyanın ancak örtünerek var olabileceğini, hem de tarihten gelen bütün görkemini donanarak insanlık sahnesinde güçlü bir şekilde kendini göstereceğini, örtüden sıyrıldığında da -Allah korusun- tarihten ve coğrafyadan silinip gideceğini." dile getiriyorum. Biliyorum; ilk etapta birileri, hatta örtünenlerin kendileri bile konuyu abarttığımı düşünebilir, fakat zaman ilerledikçe mesele daha da berraklaşacaktır.
Örtünenler açısından durum böyle olduğu gibi, örtünmenin karşısına dikilenler için de durum aynı derecede önemlidir, bu konu onlar için de bir hayat memat meselesidir. Örtüsüzleri kastetmiyorum, örtünmenin karşısına dikilip mücadele verenleri kastediyorum.
Evet, bugün yeryüzüne egemen olan güç odakları için petrol ne kadar savaş sebebi ise, su kaynakları ne kadar savaş sebebi ise, gittikçe artan bir şekilde ve kitleler halinde bayanların örtünmeleri de o derece savaş sebebidir.
Çünkü bugün yeryüzüne egemen olan Batı kaynaklı modernist ve seküler toplumların, sürdürdükleri hayat tarzlarının, felsefelerinin ve kültürlerinin en büyük sütunları, olmazsa olmazları; kadın cinselliğinin ön plana çıkarılmasıdır, örtüsüzlüktür, çıplaklıktır ve nikâhsızlıktır. Bütün bunlar, söz konusu güç odakları için petrolden, su kaynaklarından daha önde gelmektedir. Çünkü petrol ve su, onların böyle bir hayatı sürdürebilmeleri için sadece birer araçtır, aslolan böylesi bir hayatı yaşamaktır. Onların her şeyleri çıplaklık üzerine, kadın cinselliği üzerine bina edilmiştir. Ticaretleri, ekonomileri, sanayileri, edebiyatları, romanları, hikâyeleri, ekranları ve bütün medyaları özellikle örtüsüzlük üzerine kurulmuştur.
Ne var ki, günümüz dünyasında İslam hızlı bir şekilde yükselişe geçmiştir. Yükselen İslam'ın en belirgin yüzü ise tesettüre bürünen bayanlardır. Bundan önceki devirlerde İslam'ın görünen yüzü belki akıncılardı, mücahitlerdi, fetihlerdi... Günümüz dünyasında Allah'ın nurunu yeryüzüne yayma görevi Müslüman kadınlara, Müslüman kızlara ait olacaktır. Artık bundan böyle İslam denilince akla ilk gelecek olan şey, tesettürlü bayanlar olacaktır.
İslam'i yükselişle birlikte kadının örtünmesi demek, cinselliğini geri plana çekerek şahsiyetini ön plana çıkarması demektir, yani onların bütün sermayelerinin ellerinden alınması demektir, sistemlerinin en büyük sütununun yıkılıp yerle bir olması demektir.
Onun için, İslam'ın yükselişi ve özellikle bayanların artan bir şekilde örtünmeleri karşısında söz konusu güç odaklarının sessiz kalacaklarını, bu işi kendi oluruna bırakacaklarını, mücadeleye son vererek pes edeceklerini beklemek saflıktır.
Seküler, modernist ve kadın cinselliğine tapınan Batı dünyasının örtünmeye karşı Türkiye kadar gaddar olmadığını, daha anlayışlı olduğunu, hatta üniversitelerinde örtünmenin serbest olduğunu, dolayısıyla Batıda ve Batılı hayat tarzının egemen olduğu toplumlarda örtünenlerle örtüsüzler arasında bir gerginliğin söz konusu olmayacağını ileri sürecek olursanız, şu noktaları unutmamanızı hatırlatırız.
Birincisi: Batı emperyalizmi, ülkelerinde kendi hayat tarzını tehdit etmeyecek boyutlardaki az miktardaki bir tesettürü, demokrasileri için bir çeşni ve zenginlik kabul etmekte, hatta ne kadar özgürlükçü olduklarını göstermek için bunu bizlere karşı koz olarak kullanmaktadırlar. Tesettür ne zaman kendi hayat tarzlarını tehdit edecek boyutlara vardı, siz onların kim olduğunu hele o zaman bir seyredin.
İkincisi: Batı emperyalizmi örtünmeye ve Müslümanca hayat tarzına karşı verdiği savaşı, şimdilik kendi coğrafyasının dışında, başkalarının topraklarında, yani bizim topraklarımızda sürdürmektedir. Mecbur kaldığında bu savaşı kendi topraklarında da vermekten geri durmayacağının işaretlerini görmekteyiz.
Tarih, bu gerginliği defalarca yaşamıştır. Aziz şehid Hz. Yahya Aleyhisselam bu konunun zirvesindeki biricik sembolümüzdür. Saray etrafında çöreklenen ve ahlaksızca bir hayat süren sosyete gurubu, Hz. Yahya Aleyhisselam'ı sürdürmekte oldukları ahlaksız yaşantıları için en büyük tehdit olarak görmüşlerdir. Hayâsızca sürdürülen bu yaşantı biçiminin üstüne üstüne giden, saray ve çevresinde oluşan bu kokuşmuş yaşantı biçimini hedef alan Hz. Yahya Aleyhisselam, önce hapse atılmış ve sonra da mübarek başı kesilerek fuhuş düzeninin önüne bir tepsi içerisinde sunulmuştur.
Yüzyıla yakındır Türkiye'ye egemen durumdaki oligarşi, örtünmeye öylesine düşmandır ki, bu konuda gücünün yettiği her şeyi ortaya koyacaktır. Bugün AKP için açılan kapatma davasındaki iddiaların tamamı dönüp dolaşıp örtünme üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dahası, bundan önce kapatılan aynı kulvardaki partiler de örtünme üzerinden kapatılmışlardır.
Birtakım siyasi değişikliklerle üniversitelerde başörtüsü serbest bırakılsa bile, hayatın diğer alanlarında yasağın sürmesi örtünenleri, örtünmek isteyenleri kesinlikle tatmin etmeyeceği gibi, örtü düşmanlarının direnişi de artan bir hızla sürüp gidecektir.
Şimdi siz örtünme meselesinin bir kanunla, bir yönetmelikle halledileceğini ve artık bu konunun tamamen kapanıp gideceğini ve gündemden düşeceğini zannediyorsanız, büyük bir yanılgı içindesiniz.
(mehmet göktaş-İnzar Dergisi 43.Sayı) 
 sen devlet güçlerini abi sohbetlerinden ve ikinci el kitaplardan tanıyan çocuk ayıp olmuyo mu böyle şiirlerinde molotoflar kafaya sıkmalar falan?
sen Taksim otobüsüne binerken sesli selam vermeye utanan çocuk o gün tekbir çığlıklarıyla fırlıcan mı cidden meydanlara?
sen miting alanlarında bile inceden bacılarını kesen çocuk şimdi harbi harbi 'kahrolsun (mu) amerika'ya?
sen camı açık unutsa başı ağrıyan çocuk devrim deyip te güldürme lan beni!
Muğayir Muharip

 Beni yanlış ağacın altına gömdüler
bir hayvan mezarlığında çürüyorum
körleri korkutan bir karanlıkla dağlanıyor gözlerim
tövbe ordusu dudaklarımı kılıçlarıyla temizlemeden öldüm
çünkü öldüm
çünkü şiir babamdı ve amin derken bile
kulu olmamı istedi kendimin.
Rabbim kalbimde pazarlar kuran şeytanların
tezgahları evlatlarımdır
o evlatları rüzgarla boş, hırıltılarıyla kazınsın derim
derim kazındıkça
yarasaya kendini izah edecek güneş
ama öldüm
kurşuna dizildikten sonra gelen af telgrafı gibi kalbim
kalbim
sana nasıl yabancı kalabildim?
Rabbim beni kendimin tanrısı olmaktan koru
kime bakarsam bakışlarımı sen tamir et
kime söz söylersem sözlerime sen dokun
ama biliyorum mezarlıkta uzamayacak gölgem
tırnaklarım ve saçlarım ve düşüncelerim büyümeyecek
yine de bir şeyin üstünü örtecek toprak
Rabbim o nasıl kendinden emin olacak
ayşe sevim

 bunda merak edecek ne var bir mısra, hayat kurtaran bir mısra a’yı ne kadar uzatacağını bilmeyenlerden şair intikam alacaktır tercüme kokan yerli kahpeliklerden telif olsa da fark etmeyecek otuzuna gelmiş ama yirmisine gelememiş kızlardan şair kırkına gelmiş ve adına para bastıramamış erkeklerden hiç asabı bozulmayan, başka her yeri bozulan aptallar için tekrar etmek gerekirse şair intikam alacaktır küçücük elleriyle büyük davranmaktadır bunda haklıdır
telefonlar şarzda, her şey yolunda doğal felaketler ajandalarda özenle işaretli istatistik tabloları mükemmel görünmekte çaresizlik eğrisi yükselerek sürmekte sayfalardan taşan çılgın bir eğri hızlı bir eğri, renkli, manyak, sapık bir eğri adı şehvetle tekrarlanan bir eğri yükselen eğri
tacirler yeteri kadar kurnaz şairler yeteri kadar uykusuz istiklâlde satılır istiklâl madalyaları en ucuz etler ve oburlar kışa hazırlar karılarının siparişini düşünürken ölmüş adamlar harika bayatlamış poğaçalarından bir ısırık daha alabilir ama şair vazgeçmeyecek çaresizlik sürmelidir nedeni bilinmemektedir
bıktırıcı yeniden de eski bir hesap deftere yazılmıştır şımarık çocuklarını iyi okullara kaydettiren mütedeyyin esnaf lacoste bir tişört giyip cnn’e çıkınca timsah olmaktan da çıkmış sayılmaz sümerbank botlarıyla büyümüş bir kuşaktan ablaların ördüğü kazaklarla okumuş bunun şiirde bir karşılığı olmalı hayatçı mujikler, müsamere birincileri, kafaderisi avcıları keyifle uzatırlar bir romalı’nın kılıcına kafalarını bunun şiirde karşılığı yok
sadece muhataba anlamlı boş sözlerle her poetikanın bittiği bir nokta var hayat kurtaran bir mısra yok hayat kurtaran bir mısra var
osman konuk

 Ellerini uzat çocuğum, genç ağaçlar gibi ihtiyar yeryüzüne. Bu elleri görmemiz gerek. Meyvelerin büyüsü dalları unutturdu. Dalları, güneşi ve suyu. Bu boyaları bu ince parmaklarla mı kardın? Bu kubbeleri avucuna bakarak mı astın göğe? Bu kayaları susuz kalmış bu on kökle mi yardın? Ya kelimelerine ne demeli? Yoksa sen bu üç yüz şiiri, taştan kurtulmak için mi yazdın? Oysa hep taşa doğru koşmuştun sen. Üzerine yürüdüğün kayalar üzerine yürümüştü mermer hayaletlere dönüşüp. Sana diyecekleri vardı, şişen damarlarından anlamıştın. Ey balık pazarında ölü balıklarla göz göze gelen çocuk! Ey renkleri Tanrı’nın tezgahından tuvaline taşıyan çırak! Dört ruhunu masaya yatır! Ressam, heykeltıraş, mimar ve şair. Hangisi sensin bak? Ey Floransa Cumhuriyeti’nin yoksul kralı! Rönesans’ın pagan lunaparkında neşelenemeyen çocuk! Ey ölümü, günahı, umutsuzluğu ve yakarışı dört ana renk yapıp, bütün eserlerini bu renklerin tonlarından elde eden simyacı! Ey Michelangelo! Ekleyerek değil eksilterek bütünü arayan üstad!
Ellerini uzat çocuğum, baban yenildi, tüccar olmaz senden, çıraklığa ne dersin Domenico Ghirlandaio’ya. “Şu şehrin zenginlerini kutsal tablolara rüşvet karşılığı yerleştiren kıskanç adam mı?” Öyle deme çırak, Meryem Ana’nın yaşayan bir kontese benzemesinde ne mahzur var! Bir kontun aziz kılığına bürünmesinde. Hem on üç yaşındaki çocuğu kıskanacak değil ya? “Çok ama çok kıskanç!” Demek saklayacak sırlarını parmak kadar çocuktan. Olsun. Freskin sıva kıvamını tutturamasan da, kentin hâkimiyle tanışacaksın orada bir gün. Lorenzo de Medici gülen bir maskeyi cilalarken görecek seni. Hayranlığını bir cümleyle gizleyecek: “Bu ihtiyarın bütün dişleri tamam!” Kalemini alacaksın bu söz üstüne ve üst çenede iki gedik açacaksın ustalıkla. Haydi Lorenzo, sen de bir kapı aç mermer dilenen bu çocuğa. Taşla yüz yüze getir. Bir çekiç ver eline, bir çelik burgu; ten renginde bal renginde şakısın. XV. yüzyılda haz uygarlığı kurarken Rönesans, kaçsın balolardan ve pagan ayinlerinden. Zevki günah işlemekte değil günahı reddetmekte arasın. Centaures savaşlarını mermerin üzerinde işlerken, mantıkla duygu gelsin aklına, bir hakem gibi uzatıp ellerini, insanla canavarı kapıştırsın.
Ellerini uzat çocuğum, yarım kalmış eserini tamamlaman gerekiyor ölü bir heykeltıraşın. Bir grup heykeli bu, neşeli ve hareketli çizgiler içeren. İyi ama neden kaçtı neşesi taşın? Neden duruldu mermer denizi? Demek Bolognalı heykeltıraş, Aziz Domingo’nun mezarına heykeller yaparken öldü. Demek daha ağır çizgilerle karşılamalı ölümü. Demek alınacak çok yol var. “Bacchus”ve “Pieta”yı geçip o müthiş “Davud”u beş buçuk metrelik bir kayadan doğurtmak var! Koşsun zıtlıklar, gerilim yaratsın. Düşey-yatay, kadın-erkek, canlı-ölü, giyimli-çıplak. Dört ruhunda iki dünya çarpışsın: Pagan estetiği ve takva. Keskiyle dile getiremediğini kalemle anlatsın Michelangelo. Mermerin damarları donarken şiirin damarları kabarsın: “Tanrım lûtfet de, kendini her yerde bana göster/ İlâhi ışıkların dolup ruhuma, sana yabancı heyecanları silsin/ Yansın yalnız senin aşkınla/ Tanrım feryadımı işit/ Körü körüne saplandığım tutkularımdan koru/ Ölmek üzere olan hislerimi yeniden dirilt, faziletimi kamçıla!”
Ellerini uzat çocuğum, insanları hoşnut etmek kolay değil. İşte içlerinden biri on sekiz ay sonra doğan “Çocuk Kral Musa”ya bakıp, “Burnu büyük olmuş!” deyiverdi. Bir avuç mermer tozu al ve tırman merdivene hadi. Heykelin burnunda çalışıyormuş gibi yaparak, dök ağır ağır mermer tozunu yere. Sonra işini bitirmiş gibi, sor münekkide “Düzeldi mi?” Evet düzeldi. “Heykele hayat verdiniz!” dedi, eleştiren adam. Hayır düzelmedi. Dünya hâlâ karman çorman. “Âdemin Yaratılışı”ndan bu yana bitmedi Kabil’le Habil arasındaki kavga. Papa IV. Paul, bakıp ustanın “Kıyamet Günü” tablosuna, “Düzelmeli!” dedi, “Nedir bu çıplaklar!” Michelangelo Papa’ya haber gönderdi: “Yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirin, inanın bu tablo düzelecektir.”
Ellerini uzat çocuğum, ayrılma vakti geldi. Taşla cenkleşerek yorulan ellerini artık gökyüzüne bağışla. Öyle bir cümle sarfet ki, sars Rönesans’ı: “Ne heykeltıraşlık, ne de ressamlık, Tanrısal bir yola yönelmiş ruhun özlemini doyuramaz.” 89 yaşındaydı ve üç arzusu vardı: Ruhunu Tanrı’ya, vücudunu toprağa, malını yakın akrabalarına bırakmak. Bıraktı da. Toprak tuval oldu bedenine. Suretine gelince, onu ilk ustasından öğrendiği gibi “Kıyamet Günü” tablosunun bir köşesine sakladı. Bir azizin elinde soyulmuş bir insan derisi olarak.
a.ali ural

 
http://www.slide.com/r/PL6ImV37xT9w0Pr-nCQGpJUjsjCM0xre?previous_view=TICKER&previous_action=TICKER_ITEM_CLICK&ciid=216172782197206883 Buradayız çünkü; Burayı susuyorum diyerek bitirdiğimiz cümleler sırtımıza yük oldu. Gördük ki nereyi sustuysak orası gelip dayandı boğazımıza bıçak niyetine. Şimdi tabiri pek mümkün olmayan bir zamanı sürüyoruz. Boğazımızdaki bıçağın acısı yaşadığımız zamana bir tabir bulma zorunluluğu doğurdu. Söylemeye gücümüz varken duramazdık.
Buradayız çünkü; Yaşadığımız günler büyük çalkantılara gebe bir zamanı işaret ediyor. Safları giderek belirginleşen bir topluma doğru gidiyoruz. Saflardan öncesine, o ilk ve yüce makama geri dönüyoruz; “insan olma” safındayız.
Buradayız çünkü; Dert anlatılabilir yerler (gazeteler, dergiler, internet siteleri) sadece kanaat önderlerinin borularının öttüğü oluşumlar haline geldi. Kimsenin pis dumanını solumadan, sesimize katran katacak göbek bağlarına sahip olmadan, korkmadan ve tüm açıklığıyla konuşabileceğimiz bir yere ihtiyacımız vardı.
Buradayız Çünkü; Başka türlü olabileceğine dair inancımızı kaybetmedik. Başka bir hayat/başka bir dünya bizim söylemeye meyyal dilimizce şekillendirilemese bile başka dillere bir tat bırakabilmek mümkün. Başka bir dünya kurulabileceğine olan inancı körükleyecek cümleler için bir karalama kâğıdı sunmayı kendimize borç bildik. Çünkü karalama kağıtlarının tabire ihtiyacı yoktur.
Buradayız çünkü; Söylenmesi gerekeni vakti geçmeden, suların durulmasını beklemeden söyleyecek insanların konuşmasına fırsat vermemiz gerektiğine inanıyoruz.
Buradayız çünkü; Kovulmuş, sürülmüş, ötekileştirilmiş, acı çektirilmiş, görmezden gelinmiş, yasaklanmış, tutuklanmış, kaybedilmiş, öldürülmüş ama inadına “insan”, inadına “sivil” kalabilmiş insanlar olduğunun bilincindeyiz. Avazımız çıktığı, nefesimiz yettiği kadar bu insanların arkasında durmamız gerektiğini biliyoruz.
Buradayız çünkü; söyleyecek çok sözümüz var
(musvedde.net manifestosu) 

Çünkü annem bir yorgun zorunluluk
Yüzünde içi çiçekli eski kutu duruşu
Neydi unuttuğu mutfağa girip çıkarken?
Dalgınca boyayıp duruyordu kirli göğü
-Annem yelkovanın bıkkın dönüşü
Tek katlı evlerde mutluluklar aradı. Yok.
Çok çocuklu evlerde cıvıltılar istedi.
Yok.
Çukur yerlerinde geçmişin titreyişi
Toz suretinde yapışmış anılar duvara
- Annem bir tekerlemeydi odalarda
Geçkin yazlarla soldu ahşap düşleri
Eski bir telaşın dinmez sancısında
Ağlardı annem gülmek gibi dururken
Küçülür incelirdi aya baktıkça
-Annem balkıyan bir göl gülümsemesi
Bir kuşun uçuverişi gibi kolay ölümler çağı
Rahat yataklarda dikeni batar gecenin
Örterken annem yıllanmış perdesini
Babam bir ünlemdi akşamla uzayan
-Annem ki deltaların yazılmamış tarihi
gonca özmen
|
|